23/8/2009 • Kategori: cuma sohbetleri

Ezan sesi neden tüm İslam aleminde aynı olmalı?
Çanakkale Savaşı sırasında, Destegir'in babası ve Müslüman arkadaşları, İngiltere İmparatorluk orduları tarafından,henüz devlet olmayan Pakistan'dan devşirilip kendilerine, " Almanlara karşı çarpışacaksınız,"denerek Çanakkale'de, İngiliz saflarında savaşmaya getirilmişlerdi. Top ve tüfek sesleri, duman perdesi, toprak yağmuru altında ve kan ve barut kokusu arasında geçen birkaç günden sonra, cephedeki savaşın durulduğu bir vakit . Güneş çoktan batmış, yaralıların iniltisinden başka bir şey duyulmuyordu. Ansızın, bir ince ezan sesi yükseldi, düşman Türk tabyalarından. İngiliz mevzilerindeki Pakistanlılar şaşırmıştı. Demek ki Alman gâvuru değildi savaştıkları insanlar. Demek ki yalan söylemişti İngiliz gâvuru. O gece, sessizce ve topluca, Türk saflarına geçti Destegir'in babası ve
arkadaşları. Ertesi günden itibaren savaş boyunca, kendilerini yurtlarından koparıp Çanakkale'ye sevk
eden emperyalist efendilerine karşı çarpıştılar. Türkçe bilmiyorlardı, ama ne gam. Ölmek ve öldürmek için aynı dili konuşmaya gerek yoktu. Emir, tüm dillerde
emirdi ve anlaşılırdı.
Çanakkale zaferi kazanıldı. Pakistanlı askerlerin kimi şehit olmuştu, kimi gaziydi. Destegir'in babası, sağ kalanlar arasındaydı. Savaş bitmişti, ama başka bir cephede başlamak için. İmparatorluk parçalanıyordu. Türkler, kendi saflarında çarpışan Pakistanlıları, o sırada Osmanlı'ya ait Ege adalarına dağıttılar. Destegir'in babası, Girit'e gitti, Rumca öğrendi, orada evlendi ve bir oğlu oldu. Derken birinci mübadele yapıldı ve minicik Destegir, Pakistanlı hafız ve gazi babası, Giritli annesi, kendilerini Foça'da buldular. Hâlâ Türkçe bilmeyen aile reisinin yapabileceği tek iş vardı: müezzinlik. Pek güzel ezan okuyordu ve Foçalılar, müezzinleri Türk de olsa anlamadıkları için, Pakistanlı müezzinin Arapçasından hoşnuttular.
Ancak bir gün, ezan Türkçe okunmaya başladı Türkiye'nin çiçeği burnunda cumhuriyetinde. Türkçeye dili dönmeyen Destegir'in babası, 'şeriatçı müezzin' diye tutuklanıp hapse atıldı ve orada ölür....
Buradan da anlaşılıyor ki,derileri, dilleri, giyimleri,ayrı olan toplumların eğer dinleri bir ise o zaman o dini yaşayış biçimleri de bir olmalı ki, birbirlerini tanıyabilsinler bu ve buna benzer facialara sebep olunmasın…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
8/8/2009 • Kategori: cuma sohbetleri
1 - BİR DEFAYLA BİR ŞEY OLMAZ
2 - DAHA GENCİZ.
3 - ALLAH (C.C) KALP TEMİZLİĞİNE BAKAR.
4 - ALLAH (C.C.) İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ.
5 - EMEKLİ OLDUKTAN SONRA.
6 - ZAMAN SİZE DEĞİL SİZ ZAMANA UYUN.
7 - BİR ŞEY OLMAZ Allah(C.C) AFFEDER.
8 - BU KADAR GÜNAHTAN SONRA BİRAZ ZOR AFFEDİLİRSİN.
9 - FAZLA DÜŞÜNME KAFAYI YERSİN.
10 - CEHENDEMDE BİR SÜRE YANDIKTAN SONRA CENNNETE GİRMEYECEKMİYİZ. (Sanki kibrit çöpünün ateşine dayana biliyormuş gibi)
11 - BİZ BÜYÜKLERİMİZDEN BÖYLE GÖRDÜK.
12 - AMAN HA DİKKAT BEYNİNİZİ YIKAMASINLAR.
Şeytanın şerrinden Rabbim bizleri korusun. Dikkatli olalım İnşallah, selam ve dua ile...
İnan! ...Ama yalnızca bildiğin gerçeklere.
Güven! ...Ama yalnızca içinde bağladıklarına.
Sev! ...Ama yalnızca hak edenleri.
Paylaş! ...Ama yalnızca değerini bilenlerle.
Çalış! ...Ama yalnızca doğruluk yolunda.
Yaşa! ...Ama SAKIN ÖLÜMÜ AKLINDAN ÇIKARM
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/6/2009 • Kategori: cuma sohbetleri

Ruhumuzun gıdası için, her gün en az 1 doz almak ister misiniz?Öyleyse aşağıdaki linki tıklayınız...
http://www.quranflash.com/quranflash.html
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
10/5/2008 • Kategori: cuma sohbetleri
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi.
Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi.
Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan.
Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?" diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?
Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı.
Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı.
Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.
250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı.
Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
İman Hayata Geçince-Mehmet Paksu
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::

