7/3/2009 · Kategori: Medya

İsrail’den kampanya:Tohum alana kanser bedava
1948 yılında kurulduğundan bu yana Ortadoğu’ya kan kusturan İsrail’in, kamuoyunda ‘katil tohumlar’ olarak bilinen GDO’lu (Genetiği değiştirilmiş organizmalar) ürün ihracatı hız kesmeden devam ediyor.

05/03/2009

      Dünyada başta silah, kimya ve elektronik olmak üzere birçok temel sektörü hem doğrudan hem de dolaylı olarak elinde tutan İsrail’in yeni gözdesi, genetik tarım. Topraklarındaki genetik tarlalarda harıl harıl çalışan İsrailli bilim adamları özellikle gelişmekte olan ülkeler gibi pazarlar sayesinde ‘Siyonizm’e milyar dolarlar kazandırıyor.

     Genetik tarlalarda ürettiği GDO’lu ürünleri ve suni tohumları dünyaya ihraç eden İsrail, insanlığın en temel ihtiyacı olan gıda sektörünü tekeline almaya hazırlanıyor. Uygulanan ya da ‘uygulanamayan’ politikalarla Türkiye’de tarımın yok olma noktasına geldiği artık bilinen bir gerçek. 70 üniversite, 30 ziraat fakültesi, 50 tarım araştırma enstitüsü ve yaklaşık 15 bin işsiz ziraat mühendisi bulunan Türkiye’nin İsrail’den ithal ettiği GDO’lar milyon tonları buluyor.

       Bu GDO’lar sanıldığı gibi sadece sebze ve meyvelerde değil, marketlerde bebek mamasından çikolatalara kadar yüzlerce üründe bulunuyor. İnsan sağlığına zararlarından olsa gerek aralarında İsviçre, Polonya, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan gibi ülkeler bu suni tohum ve benzeri maddelerin tarlalarda ekilmesini tamamen yasaklamış durumda. İsrail bir de kanserden vuruyor Aslında GDO’lu ürünlerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini inceleyen herhangi bir klinik çalışma bulunmuyor ya da bulunması istenmiyor.

        Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi pazarda milyar dolarlar yani katrilyonlar dolaşıyor. Ancak GDO’ların doğrudan olmasa da dolaylı yoldan kansere yol açabileceği belirtiliyor. Buna en büyük kanıt olarak son yıllarda dünyada ve Türkiye’de artan kanser vakaları gösteriliyor. Örneğin; Türkiye’de artık her yıl 150 bin yeni kanser vakasına rastlanılıyor. Bu vahim durum İsrail için de para demek. Çünkü oldukça pahalı olan kanser ilaçlarını da yine İsrailli ilaç firmaları üretiyor. Yani özetle sistem şöyle işliyor: İsrail GDO üreterek para kazanıyor, bu GDO’larla beslenen insan kanser oluyor, kanser olan insanlara ilaç satan İsrail yine para kazanıyor.

 GDO ithalinin önüne neden geçilemiyor? Tüm bunların sonucunda insanın kafasında şöyle bir soru oluşuyor: Madem GDO’lar bu kadar tehlikeli, öyleyse neden somut bir önlem alınmıyor? Bu sorunu cevabı şimdilik yok. Bazı STK’ların (sivil toplum kuruluşları) ve platformların dışında GDO’ya yönelik her hangi bir somut eylem bulunmuyor. Yakın zamanda da bulunmayacak gibi. Çünkü sektörde ‘alan-veren razı’ durumu söz konusu. Yani İsrail GDO üretip satıp milyar dolarları kazanıyor. Tarım üreticileri de kısa zamanda düşük maliyetli gıda üretmenin keyfini çıkarıyor. Devletler de “Küresel gıda sıkıntısının başka çaresi yok.” diyor.

Refah TERZİ

refahxx@gmail.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

10/4/2008 · Kategori: Medya

Lale Resimleri İbrahim Tenekeci (Millî Gazate)

 

Pasarofça Antlaşması ile başlayıp Patrona Halil İsyanı ile sona eren döneme Lale Devri deniliyor: 1718 ile 1730 arası. Pek bilinmez ama bu döneme “Lale Devri” adını veren Yahya Kemal Beyatlı’dır.

Lale Devri, zevk ve sefa devri olarak da bilinir. Devlet durmadan toprak ve itibar kaybederken, yoksulluk yıkıcı bir hale gelmişken, lale soğanlarının onlarca altına alınıp satılması, Müslüman Türk milletinin alışık olmadığı bir şeydi. Bu çarpık duruma ancak on iki yıl dayanabildiler.

Günümüze dönersek...

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, tabiri caizse, İkinci Lale Devri’ni başlattı. (Uluslararası Lale Festivali, sergiler, kitaplar, dikilen milyonlarca lale soğanı vs.)

Şu tesadüfe ya da Allah’ın hikmetine bir bakın: Bir yandan İkinci Lale Devri tüm hızıyla devam ederken, bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü Beyazıt semtindeki Patrona Halil Hamamı’nı yeniden ihya (restore) ediyor. İnsanın, “bu nasıl dünya, hikâyesi zor” diyesi geliyor.

Nüfusu 12 milyonu aşan İstanbul’a 12 milyon lale soğanı dikilmiş. Kişi başına bir soğan... Ayrıca 1 milyon 800 bin lale soğanı da halka dağıtmış.

Ve sonuç: İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Kadir Topbaş, “lale için 2,7 milyon Yeni Türk Lirası harcadık” diyor. Eski Türk Lirası’na göre, ki biz hâlâ oradayız; 2,7 katrilyon... İşte şimdi büyük para oldu!

Soğanlı bitkilere alabildiğine meraklı biri olarak, elbette lalelere, sümbüllere ve bilumum çiçeklere karşı değilim. Fakat abartılmasına ve israfa karşıyım. “Önce insan” demeyenlere de...

Türkiye’de şu kadar insan açlık sınırının altında yaşarken, bu kadar insan günde 1 $ ile “geçinirken”, otoban kenarlarının bile laleyle süslenmesi, göze hoş gelse de, vicdana hoş gelmiyor. (Otobanda durmak, beklemek, yolcu indirmek, bindirmek yasaktır. Saatte yüz kilometre hızla giderken laleyi kim görecek, kim bakacak?)

Daha da ileri gidersek, kimilerine göre olayı “abartırsak”, komşumuz Irak’ta dört milyon (4,000,000) kadın savaş ve terör nedeniyle dul kalmışken, hiçbir sosyal güvencesi olmayan bu kadınların önemli bir kısmı dilencilik ile geçinmeye, çocuklarını doyurmaya çalışırken; abluka altındaki Gazze’de Filistinliler ne haldeyken; bizim “laleye şu kadar para harcadık” diye övünmemiz, Allah katında acaba nasıl bir karşılık bulur?

Bir de şu var: Lale gibi bitkilerin soğanı genellikle bire üç verir. Bu sene bir soğan dikersiniz/ekersiniz, seneye üç soğan alırsınız. Yalnız, mevsimi gelince soğanları topraktan çıkarıp uygun bir yerde (rutubetten ve güneşten uzak bir yerde) saklamanız gerekmektedir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, mevsimi geldiğinde bu soğanları topraktan çıkarmadığı için, hepsi çürümektedir. Değil mi; seneye tekrar 12 milyon soğan daha almak varken, onları topraktan birer ikişer çıkarmak için kim uğraşacak?

Lale Devri’ni şiirlerine “konu edinen” Nedim; “Bu şehri Stanbul ki bî misl ü behâdır / Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır” demiş.

Lale soğanı eşliğinde biz bu dizeleri terennüm ederken; yeni mülk edinme kanunuyla birlikte, Yunanlılar bize göre İstanbul’dan, kendilerine göre Kostantinapolis’ten 3,804 (üç bin sekiz yüz dört) emlak satın almış. (Bursa da ayrı bir yazı konusu. Yunanlıların en çok rağbet ettiği ikinci vilayetimiz Bursa imiş. Yunanlılar Bursa’dan 1,158,940 metre kare (bir milyon yüz elli sekiz bin dokuz yüz kırk) toprak satın almış. Niye Bursa?)

Neyse... Bursa bahsini, Allah izin verirse önümüzdeki günlerde yazarız.

Yazımızı toparlarsak... Birinci Lale Devri on iki sene sürmüştü. İkinci Lale Devri de ilk yerel seçimlerde sona ererse, şaşırmayın... Böylece, ikincisinin ömrü de aşağı yukarı birincisi gibi olmuş olur.

Öyle olmasaydı, böyle olmazdı...

Sıklıkla yargının bağımsızlığından söz ediliyor. Doğrudur. Türkiye Cumhuriyeti ne kadar bağımsız ise yargı da o kadar bağımsızdır.

Son sınır ötesi operasyonda cumhuriyetimizin ne kadar bağımsız olduğunu hep birlikte gördük. Ya da HAMAS lideri ülkemizi ziyaret edince...
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

9/4/2008 · Kategori: Medya

 
Başbakan: Başörtülü kadınları rahat bırakın...
 
 

 

Danimarka'da yeni alınan kararla artık başörtüsü takan hakimler görev yapabilecek. Danimarka Mahkemeler İdaresi’nin hazırladığı personel beklentileri yönetmeliği ile hâkimlerin başları örtülüyken görev yapabilecekleri deklare edildi.

Tek şart yüzün açıkta bırakılması. Yüksek Mahkeme Başkanı Torben Melchior, bir süre önce "Erkek eli sıkmayan veya saçını göstermeyen biri hâkim olamaz diye bir kural yoktur" demişti. Bu sözler yönetmeliğin şekillenmesinde rol oynadı. Başbakan Anders Fogh Rasmussen de "Özgür Danimarka düşüncesi, insanların giyimine özel ve kamusal alanda karışmaz. Müslüman kadınları rahat bırakın" diye konuşmuştu.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

9/4/2008 · Kategori: Medya

 
Erdoğan ve Büyükanıt neyin neresinde?
"Tehdit alıyorum, koruma talep ettim." (Zaman, Nuriye Akman'la mülakat, 6 Nisan 2008) Bunu söyleyen gazeteci Şamil Tayyar. Ergenekon işinde en çarpıcı iddiaları ortaya atan kişi. 11 - 12 Şubat tarihli Taraf'ta, Neşe Düzel'e verdiği mülakatın üzerinden 3 ay geçmiş.
 
 

Orada da müthiş şeyler söylemişti. 11 Şubat tarihli mülakatın başlığı "Bir numara, Büyükanıt Paşa'yı uyardı" şeklindeydi. Ona göre "Veli Küçük, Ergenekon'un ilk onuna bile giremezdi. Bir numara, yakında emekli olmuş generallerden oluşurdu. Onların yakalanması söz konusu değildi. "Onlar yargı önüne çıkarılamazdı. Bugün için Türkiye'de onları yargı önüne çıkarabilecek hiçbir siyasi güç yok"tu. "Korkarlardı." Başbakan bir numarayı biliyordu. Bunu Genelkurmay Başkanı ile görüşmüştü. 4 bin asker, sivil kıyafetlerle yürütülmüş, bundan kimsenin haberi olmamıştı.

Biz çok tehlikeli çok büyük bir hukuk dışı yapı ile karşı karşıyaydık." Gelin bu günlere... Radikal'den İsmet Berkan, şu ana kadar peşpeşe dört makalesini "Ergenekon'un kısa tarihi"ne ayırdı. Makaleler, bir darbe oluşumunun serencamını anlatıyor. İşin içinde Özden Örnek'ten Aytaç Yalman'a, Şener Eruygur'a uzanan simalar var.

Bunların süreç içinde diyelim Org. Özkök'ü by-pass yapma, Türkiye'nin Kıbrıs politikasını manipüle etme, bunun için Denktaş'la kumpas kurma girişimlerinden söz ediliyor. Bunun yanında medyaya yansıyan 2006 tarihli taze andıç bilgileri var. Ardından, şu an soruşturması sürmekte olan Ergenekon dosyasına giren "Yargı'nın, darbe tehdidi ile 367 meselesinde rol alması" bilgileri akıyor medyaya. Yargıtay Başkanı'nın Genelkurmay'a çağırılıp uyarılması iddiaları... (Taraf, Yasemin Çongar, 8 Nisan 2008) Bütün bunları ne yapmalı? Mesela, bütün bu iddiaları Başbakan ne yapar?

Genelkurmay Başkanı ne yapar? Sizin benim gibi, okur geçerler mi? Sonuçta darbe operasyonundan söz ediliyor. İllegal bir yapılanmanın şemaları veriliyor. Yani Ak Parti için hayat - memat meselesi ve TSK'yı mutlak bir kaosun içine sürükleyecek bir hadise... Yoksa şöyle bir şey mi oluyor: -Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, diyelim Dolmabahçe'de bunları masaya yatırdılar ve bir gelecek planlaması yaptılar...

Bütün süreçten haberdarlar... Böyle düşünmenin önünde şöyle engeller var: -Bunu böyle kabul etmek demek, eğer Ak Parti'yi tasfiye operasyonu ile Ergenekon yapılanması arasında organik bir alaka varsa, Başbakan'a ve Genelkurmay Başkanı'na rağmen yürüyen ve yüksek yargıyı bile etki alanına alan bir operasyon var demektir. Ya da komik bir şey: Bir tiyatro oynanıyor, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı olanları BBG evindeki oyun gibi seyrediyor ve bir gün gerekeni yapacak. Ne diyor Şamil Tayyar? "Türkiye'de onları yargı önüne çıkaracak bir siyasi güç yok!" Onları, yani Ergenekon'un tepe kadrosunu...

Ama Türkiye'de halktan yüzde 47 oy almış, iktidardaki bir siyasi partiyi kapatmak üzere harekete geçebilecek bir siyasi irade var! Türkiye bu noktaya mı gelmiştir? Hani bizim bir temel bilgimiz var: -TSK'yı en çok rahatsız eden şey, hiyerarşi dışı yapılanmalardır. Yani komuta sistemi yaralanıyorsa TSK ona müsaade etmez. O zaman, şu yaşananlara nasıl bakıyordur TSK komuta heyeti? Emekli paşaların asker üzerinden rant devşirmesi diye nitelenebilecek şu işlere? İsmet Berkan'ın "Ergenekon'un kısa tarihi"nde yeniden hatırlattığı gibi, "Genç subayların rahatsızlığı", zamanın Genelkurmay Başkanı Org. Özkök'e karşı kullanılmıştı. Şamil Tayyar da "Bir numara Büyükanıt Paşa'yı uyardı" diyor.

 Deyim yerindeyse "ele avuca sığmaz" bir illegal örgütlenme ile karşı karşıyayız. Dünkü yazımın başlığı "Ordu ne düşünüyor?" şeklindeydi. Şu yukarıdaki bilgiler karşısında aynı soruyu tekrar etmek gerekmiyor mu? Ak Parti, bundan sonraki süreci nasıl yöneteceğini tartıştı önceki gün. Böyle bir kararın oluşumunda, şu yukarıdaki çerçevenin bütün netliği ile ortaya çıkması olmazsa olmaz değil midir? -Sürecin aktörlerini görmeden nasıl bir kriz yönetimi oluşturabilirsiniz ki?

Türkiye gerçeğine bakın hele: -İllegal bir oluşumu yargılayacak siyasi irade yok! Herkes korkar bundan! -Türkiye'nin en büyük siyasi partisini kapatacak bir irade var! Bunun adı demokrasi ve hukuk devleti! Bu yazıyı sona erdirirken, bazı vatandaşlara erken bir "Günaydın" niteliği taşıyan bir sözü nakletmek istiyorum. Sözün sahibi Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay. Moskova'ya giderken gazetecilere şöyle söylüyor:

 "Sadece 12 Mart'ta değil, 12 Eylül'de de aynı şeyi yaptılar. Seçimde halkın büyük desteğini alıp iş başına gelmiş iktidarları, başka yolla götürmenin yollarını denediler. başarılı da oldular. Ama her ikisi de farklı başladı, sonucu farklı bitti. Onu da herkes görmeli." -Farklı başladı, farklı bitti. Ava giden avlandı. Bazen generaller bile dolduruşa geliyor. Bizim nesil Gürler'in hüsranına da tanık olan nesildir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »

Fare İmleçleri ve link efekt kodları